Tarhan: Yemeği birden kesmek depresyona yol açabilir
Üsküdar Üniversitesi’nde düzenlenen beslenme kongresinde Prof. Dr. Nevzat Tarhan, diyet sürecinde hastanın psikolojisini anlamanın önemine dikkat çekti.
Bilge Türk | İyi Psikolog
İSTANBUL, TÜRKİYE — Üsküdar Üniversitesi’nde düzenlenen beslenme kongresinde, obezite ve yeme davranışlarının yalnızca fiziksel değil psikolojik yönleriyle de ele alınması gerektiği vurgulandı.
Üsküdar Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen “III. Ulusal Beslenme ve Diyetetikte Güncel Yaklaşımlar Kongresi”, “Bilimden Kliniğe Metabolik Sağlık” temasıyla NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu’nda gerçekleştirildi. Alanında uzman akademisyenler, klinisyenler, hekimler, diyetisyenler ve öğrencileri bir araya getiren kongrede obezite, metabolik sağlık, diyabet, kardiyometabolik risk, inflamasyon, mikrobiyota, fonksiyonel besinler ve yeme davranışlarının psikolojik boyutları ele alındı.
Kongrenin açılışında konuşan Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, beslenme tedavilerinde yalnızca yasaklayıcı yaklaşımın yeterli olmadığını belirterek, hastanın psikolojisinin anlaşılması gerektiğini söyledi. Tarhan, yeme alışkanlıklarının bazı bireylerde güçlü bir duygusal anlam taşıyabildiğine dikkat çekerek, “İnsanın ruh sağlığı yerinde olmayınca diyetine sadık kalmıyor.” dedi.
“Yeme bozukluğunda kişi aç olmadan yiyor”
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, konuşmasında Türkiye’nin obezite sıralamasında dünyada ilk sıralarda yer almasının dikkat çekici olduğunu ifade etti. Obezitenin yalnızca yanlış beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik veya fazla kalori alımıyla açıklanamayacağını belirten Tarhan, psikolojik süreçlerin de bu tablonun önemli bir parçası olduğunu kaydetti.
Tarhan’a göre yeme bozuklukları ve bağımlılık mekanizmaları, beyinde benzer süreçlerle ilişkili olabiliyor. Özellikle beyindeki ödül sistemi, kişinin yeme davranışını yalnızca fiziksel açlıkla değil, duygusal ihtiyaçlarla da bağlantılı hale getirebiliyor.
Prof. Dr. Tarhan, yeme bozukluklarının arka planındaki nörobiyolojik mekanizmalara değinerek, “Beyindeki ödül sistemi, ‘ödül yetmezliği sendromu’ diye geçiyor bağımlılığın aslında nörobiyolojik karşılığı, patofizyolojisi. Ödül yetmezliği sendromunda beyindeki dopamin yetersizliği oluyor. Özellikle yeme bozukluğunda da o ‘duygusal yeme’ dedikleri, ‘duygusal açlık’ dedikleri yeme bozukluğunda, aç olmadan yiyor kişi. Bir şeye üzülünce yiyor, neşelenince yiyor.” ifadelerini kullandı.
Bu değerlendirme, yeme davranışının yalnızca “irade” ya da “disiplin” meselesi olarak görülmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Uzmanlara göre bazı bireylerde yemek, rahatlama, ödül, teselli, stresle baş etme ya da boşluk duygusunu doldurma aracı haline gelebiliyor. Bu nedenle beslenme sürecinde kişinin ruh hali, yaşam öyküsü, stres kaynakları ve yemeğe yüklediği anlamın da dikkate alınması gerekiyor.
Duygusal yeme fiziksel açlığın ötesine geçiyor
Prof. Dr. Tarhan, duygusal yemenin yalnızca fiziksel açlıkla ilgili olmadığını vurgulayarak, yıllar önce karşılaştığı bir hastanın yaşadıklarını örnek gösterdi. Depresyon sürecinde olan ve fazla kilosu bulunan bir hastanın, yemek yemeye neredeyse yaşam anlamı yüklediğini anlatan Tarhan, bu örnek üzerinden yeme davranışının bazı kişiler için ne kadar merkezi hale gelebileceğine dikkat çekti.
Tarhan, hastanın bir dahiliye uzmanına başvurduktan sonra kendisine birçok yiyeceğin yasaklandığını anlatarak şu sözleri aktardı:
“Doktor Bey, benim bu kadar yemem senin için neden önemli? Ben yemeyeceksem niye yaşayayım ki?”
Prof. Dr. Tarhan, bu örneğin yeme davranışının bazı bireylerde sadece beslenme ihtiyacını karşılamadığını, aynı zamanda duygusal bir tutunma alanına dönüştüğünü gösterdiğini söyledi. Bu nedenle, uzun yıllardır devam eden yeme alışkanlıklarının bir anda kesilmesi, bazı kişilerde ciddi psikolojik sonuçlar doğurabiliyor.
Tarhan’a göre birey yemeğe sevgi, ödül, teselli veya yaşam anlamı yüklediyse, bu davranışın keskin biçimde yasaklanması kişide kayıp hissi oluşturabiliyor. Bu kayıp hissi de bazı durumlarda depresif belirtileri tetikleyebiliyor. Bu nedenle diyet, yalnızca liste vermek veya yasak koymak şeklinde değil, kişinin psikolojik dayanıklılığını da gözeten bir süreç olarak planlanmalı.
“Önce insan, sonra hasta”
Beslenme uzmanlarının, diyetisyenlerin ve hekimlerin yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım benimsememesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, özellikle uzun yıllardır yerleşmiş beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesinde daha incelikli yöntemlere ihtiyaç olduğunu belirtti.
Tarhan, bir kişiye senelerce yaptığı bir alışkanlığı tıbbi nedenlerle terk etmesini söylemenin, bazı durumlarda ödül davranışını elinden almak gibi algılanabileceğini ifade etti. Bu durumun kişide “narsistik yaralanma” olarak tarif edilen bir psikolojik etkiye yol açabileceğini söyleyen Tarhan, kişinin duygusal yatırımını yemeğe, bedenine veya alışkanlıklarına yapmış olabileceğini dile getirdi.
Prof. Dr. Tarhan, beslenme tedavisinde hastanın psikolojisinin anlaşılması gerektiğini belirterek, “Dahiliyeciler için de diyetisyenler ve beslenme uzmanları için de aynı şey geçerli; sadece yemeği keserek hastanın depresyona girmesine sebep olmayalım. Nasıl yaparsınız bilmiyorum ama ona öyle bir şekilde yaklaşmalı ki; ‘kibrit kutusu kadar peynir’ gibi klasik örneklerin dışındaki daha ustaca yöntemlerle onu ikna etmek gerekiyor. Biraz hastanın psikolojisini anlamak gerekiyor. Önce insan, sonra hasta.” dedi.
Tarhan’ın bu değerlendirmesi, beslenme tedavisinde empatik iletişimin ve davranış değişikliği yaklaşımının önemini öne çıkarıyor. Çünkü kişiye yalnızca “şunu yeme, bunu yeme” denildiğinde, birey kendisini anlaşılmamış, suçlanmış veya yaşamındaki önemli bir haz kaynağından mahrum bırakılmış hissedebiliyor. Bu da diyete uyumu zorlaştırabiliyor.
Obezite ve metabolik sağlık çok yönlü ele alındı
Kongrenin açılış konuşmalarında Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin de beslenme konusunun günümüzde çok daha kritik bir noktaya geldiğini söyledi. Bilimsel etkinliklerin sürdürülebilir olmasının hem kurumlar hem de toplum sağlığı açısından önemli olduğunu belirten Ertekin, kongrenin üçüncü kez düzenlenmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Prof. Dr. Ertekin, özellikle pandemi sonrasında insanların yaşam biçimlerinde önemli değişiklikler yaşandığını ifade etti. Hareketsiz yaşamın artması, işlenmiş gıda tüketiminin yaygınlaşması, günlük rutinlerin değişmesi ve stresin beslenme davranışlarını etkilemesi gibi faktörlerin obezite oranlarını artırdığını belirtti.
Dünya genelindeki obezite verilerine de dikkat çeken Ertekin, dünya nüfusunun kabaca 8,3 milyar olarak düşünüldüğünde, bunun yüzde 30-35’inin fazla kilolu ve obez olduğunun ifade edildiğini söyledi. Ertekin, “1 milyardan fazla obez insan var ve bu sayı gittikçe artıyor.” dedi.
Çocukluk çağı obezitesindeki artışın da endişe verici boyutlara ulaştığını belirten Ertekin, 5-19 yaş aralığında son yıllarda 177 milyondan fazla çocuğun obez olduğunun görüldüğünü aktardı. Ertekin’e göre bu tablo, yalnızca bireysel sağlık açısından değil, toplum sağlığı, sağlık ekonomisi ve gelecek nesillerin yaşam kalitesi açısından da önemli bir risk oluşturuyor.
Kongre bilimden kliniğe uzanan bir çerçeve sundu
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Müge Arslan ise kongrenin bilimsel ve pratik boyutuna dikkat çekti. Arslan, “Bilimden Kliniğe Metabolik Sağlık” temasıyla düzenlenen kongrenin yalnızca bilimsel verilerin paylaşılmasına değil, aynı zamanda bilginin klinik uygulamaya dönüşmesine de odaklandığını söyledi.
Prof. Dr. Arslan, kongrede diyabet, obezite, kardiyometabolik risk faktörleri, fonksiyonel besinler, nütrigenetik ve klinik uygulamalara yönelik çoklu çözüm önerilerinin ele alındığını belirtti. Arslan’a göre bu tür bilimsel etkinlikler, sahada çalışan hekim, hemşire, diyetisyen ve akademisyenlerin bir araya gelmesi açısından önemli bir iş birliği zemini oluşturuyor.
Kongrenin Türkiye’de bir ilke de ev sahipliği yaptığını belirten Arslan, “Gelecekten Geleneğe Anadolu Mutfağı’na Sağlıklı Dönüşümler” workshopu ile Anadolu mutfağının bilimsel veriler ışığında ele alındığını ifade etti. Arslan, geleneksel lezzetlerin güncel bilimsel bilgilerle yeniden yorumlanmasının, sağlıklı beslenme kültürünün topluma aktarılması açısından değerli olduğunu söyledi.
Bu yaklaşım, beslenme alanında yalnızca kısıtlayıcı diyetlerin değil, kültürel sürdürülebilirliği olan, kişinin yaşam tarzına uyarlanabilen ve uzun vadede uygulanabilir modellerin önemini de gündeme taşıdı. Uzmanlara göre sağlıklı beslenme, bireyin alışkanlıkları, kültürü, ekonomik koşulları ve psikolojik ihtiyaçları dikkate alınmadan kalıcı hale gelemiyor.
İki gün boyunca güncel bilimsel veriler paylaşıldı
Kongre kapsamında düzenlenen oturumlarda obezite, kronik inflamasyon, kişiselleştirilmiş tedavi, epigenetik, metabolik cerrahi, GLP-1 analogları, kardiyometabolik risk yönetimi, yaşam tarzı stratejileri, diyabette beslenme araştırmaları, makrobesin dengesi, bitkisel temelli diyetler ve mitokondriyal disfonksiyon gibi birçok başlık ele alındı.
“Metabolik Riskten Çözüme: Obezite” başlıklı oturumda obezite ve kronik inflamasyon, obezitede kişiselleştirilmiş tedavi, metabolik hastalık varlığında cerrahi müdahaleler ve obezite tedavisinde yeni yaklaşımlar değerlendirildi. Kardiyometabolik risk yönetimi oturumunda ise risk faktörleri, yaşam tarzı stratejileri ve endotel disfonksiyon konuları tartışıldı.
Kongrenin ikinci gününde metabolik sağlıkta mikrobiyota ve sistemik inflamasyon ilişkisi, lipödemin beslenme perspektifinden yönetimi, inflamasyon, obezite, antiaging, hücresel yaşlanma, longevity ve inflamaging gibi başlıklar öne çıktı. Ayrıca bariyatrik cerrahi, GLP-1 kullanımı ve lipödem konularında vaka sunumları gerçekleştirildi.
Kongre, beslenme ve diyetetik alanındaki uzmanları, akademisyenleri, klinisyenleri ve öğrencileri bir araya getirerek metabolik sağlığın çok boyutlu ele alınması gerektiğini ortaya koydu. Açılış konuşmalarında özellikle vurgulanan ortak mesaj ise beslenme tedavilerinin yalnızca kalori, yasak ve liste üzerinden değil; psikoloji, davranış değişikliği, kültür, yaşam tarzı ve bilimsel veriler ışığında planlanması gerektiği oldu.
Prof. Dr. Tarhan’ın “Önce insan, sonra hasta” vurgusu, kongrenin ruhunu özetleyen temel mesajlardan biri olarak öne çıktı. Uzmanlara göre bireyin ruh sağlığı, motivasyonu ve duygusal ihtiyaçları dikkate alınmadığında, en doğru beslenme planı bile sürdürülebilir olmaktan uzaklaşabiliyor.
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)